Gelecek kaygısı şahane bir şey değil mi? Ne anda kalabiliyorsun ne geçmişe gidebiliyorsun. Zihnin sürekli ajandanın son sayfasına odaklanmış vaziyette. Yıl bitince "Vay anasını neler yapmışım ben" demek yerine, "Yine boş geçmiş iyi mi?" safsatasına gömülüyor. Majör depresyon, anksiyete ve okb konusunda combo yapmış biri için kaygı zaten kaçınılmaz. Hazır olun üstüne vişnesi ve kreması da geliyor: Freelancer olarak 3-5 kuruş minvalinde bir şeyler kazanmak ve asla düzenli hayata tutunamama sorunu. Yalnız ilk yazımın da bu kadar karamsar olması ayrı bir mükemmellik ya neyse. Zaten kaybettiğimi aramaya geldim buraya. Yani umarım öyledir..
Kitap okumak kafa dinginliği istiyor biraz diyordum ki ittirmeye başladım kendimi. Tam 1.5 sene sonra ilk defa elime aldım bir öykü kitabını (Muhtelif Evhamlar Kitabı). Daha doğrusu "İşe Yarar Bir Şey" filmini izledikten sonra şimşekler çakmaya başladı. (Tren yolculuklarını çok severim bu arada) Yaşadığım mutsuzluğun nereden kaynaklandığı buldum gibi.
Ruhsal açlık çekiyormuşum meğer. Naif kitaplar okumanın ve güzel müzikler dinleyerek gezmenin açlığını. Çünkü mutluydum önceden. Hayat gailesine kapılıp kendimi kaybetmeden önce yani. Gider kitap okurdum kafenin birinde saatlerce. Sahaf gezerdim. Esnafla oturur çay içerdim sayfaları karıştırırken. Sırf kitap bakmak için kalkıp 3 saat yol gitmişliğim vardır. "Aaaa yok oranın kitapları güzel oluyor. Kokusu da bir başka"
Odaklanma sürem ebesinin gözü gibi kısalmış ama onu da ittirip rayına oturturum elbet.
Öyle yani sevgili dost.
Yeterince boğulduysak bitireyim de burada can simidi olsun. Bi İstanbul yapmam lazım. (Daha geçen hafta oradaydım ama yetmedi). Şehir hatları vapurunu özledim bak yine.. Bir de mazot kokusunu..
